TÜRKLERDE İNANÇ

 

TÜRKLERDE İNANÇ

 

Türkler tarilerinin hiçbir döneminde puta tapmamışlardır. Putlarını kendileri yapan, yaptıklarına tapan insanlar olmadılar. Bilinen bir gerçektir ki puta tapmış olan eski milletler (devletler, imparatorluklar), meselâ Sümerler, Mısırlılar, Yunanlılar, Romalılar, İranlılar, Mayalar, Aztekler vb... en güzel, en büyük heykelleri, anıtları putları için, en büyük tapınakları bu putlara adamak ve onları korumak için yaptılar.

Türkler ise, cansız putlara tapmadıkları gibi canlı varlıklara da, meselâ hayvanlara, kurda, kuşa da tapmadılar. Onun için de putlar ve bu putlara adanan tapınaklar yapmadılar. Eski Türklerin tabgu'ları, yani taptıkları (a) başka idi. Türkler, yeri ve göğü yaradanın, dünyayı mesken tutmuş putlar ya da yerle gök arasında dolaşan, insanlaşan hayal varlıklar olamayacağını seziyor, anlıyor, biliyorlardı. İnanç konusunda sürekli bir arayış içinde idiler. Onun içindir ki 9. yüzyılda Jslâmiyetle karşılaşınca, hiçbir baskı ve zorlama olmadan, onu, gönüller dolusu bir coşku ile benimseyecek, olanca güçleriyle savunmaya ve yaymaya çalışacak, en güzel mâbedlerini bu din için yapacaklardı.

(a) Bu vesile ile Fransızcadaki tabou (tabu) kelimesinin Türkçe tabgu'dan geldiğini belirtmek istiyoruz. Fransızlar bu kelimenin Polinezya kökenli olduğunu sanıyorlardı. Artık Türkçe tabgu'dan geldiğini onlar da kabul ediyor.

Putlara, hayvanlara, insanlaşan hayal varlıklara tapmayan, totemci olmayan Türklerin tabguları (tabuları) yok muydu? Elbette Türklerin de islâmiyeti kucaklamadan önce, inandıkları bir din, bir inanç sistemi vardı. Tarihte, hak olsun, bâtıl olsun, inancı olmayan bir toplum düşünülemez. Fakat tekrar ediyoruz, Türkler hiçbir zaman putlara, kurtlara, kuşlara tapmamış, totemci olmamışlardır. Bu bir iddia değil, birçok bilim adamının en sağlam delillerle ispatladıkları bir gerçektir.

Putlara tapmayan Türkler, tapmak amacıyla bunların resimlerini, heykellerini, bunları korumak için veya bunlara adamak için tapınaklar da yapmamışlardır.

Son keşiflerden önce eski Türklerin de totemi bulunduğunu söyleyenler, bu görüşlerini, Türklerin kurt, at ve bazı kuşlara büyük sevgi ve saygı göstermelerine dayandırıyorlardı.

• Ömrü at üstünde, atla beraber geçen, her isini onunla yapan bir milletin, atı sevmemesi, ona saygı duymaması, hatta onu kutlu saymaması düşünülemez. Bazı dönemlerde bazı Türk boyları ata heykel, ata mezar yapmışlardır. Hâlâ da yapıyorlar. Ama hiçbir zaman onu bir totem olarak kabul etmemiş ve tapmamışlardır. Türklerin atı kutlu saymaları, Hinduların ineklere izafe ettikleri kutsallık gibi değildir. Türkler at kurban eder, etini yerlerdi.

• Eski Türkler kartal gibi, sülün gibi kuşlara da sevgi, saygı göstermiş, bunların resim ve kabartma heykellerini yapmışlardır. Meselâ, M.Ö. 2'nci bin yılının başlarından kalma bir Türk mezarı olan Kurat kurganında, bir kartal pençesi kabartması bulunmuştur. Orhun'da bulunan Kül-Tigin büstünün serpuşunda da kanatları açık bir kartal kabartması vardır. Fakat kartal ve öteki kuşlar birer totem değil, simge idiler: Hız simgesi, yükseklik simgesi, hâkimiyet simgesi, beceriklilik ve yırtıcılık simgesi. Bunların simge olma niteliği İslâmiyet'ten sonra da devam etmiştir. 9. yüzyılda Karahan Türklerinin bir şairi, "Belge vurup atlara, kuşlar gibi uçtuk biz" derken hız ve ataklık simgesini çok iyi belirtiyordu.

• Kurt'a gelince, o da bir simge idi. Fakat onun Türk destanlarında özel bir yeri vardır . Kurt, çevikliği, cesareti, ataklığı, yırtıcılığı, kuvveti dolayısıyla bir simge idi. Çağlar boyunca yabancılar Türk askerlerini kurtlara benzetmişler, bu benzetmeyi kendileri için Türkler de yapmışlardır: Orhun anıtlarındaki şu cümle de gösterir bunu: "Tanrı güç verdiği için, babam kağanın askerleri börü (kurt) gibi, düşman askeri koyun gibi imiş..."

Türklerin kurdu takdir ettiklerini, savaşta ona benzemekle övündüklerini, ama asıl gücü Tanrı'dan aldıklarını da anlatıyor bu cümle.

Eski Türklerin totemci olmadıkları artık kesin olarak ispatlanmıştır. Totemciliğin bir inanç sistemi olarak görünmesi için, sosyal ve hukukî bazı şartların da olması gerekir. Totemci klan, totem saydığı şeye tapar. Türkler ise kurt veya kuşa tapmaz. Totemci toplum ruhun ölmezliğine inanmaz, eski Türkler için ruh ölümsüz idi. Totemci klanda ekonomi asalaktır, avcılığa ve emek vermeden devşirilen bitkilere dayanır. Eski Türklerin ekonomisi hayvan besiciliğine, çobanlığa ve tarıma dayanıyordu. Totemcilikte mülkiyet ortaklığı vardır, eski Türklerde özel mülkiyet hukuku vardı.

Tarihî şartlar bazı Türk boylarının şamaniz-mi benimsemelerine sebep olmuştur, ama samanlığın eski Türklerde geniş kitlenin asıl inancı ile bir ilgisi olmamıştır. Samanlık Moğol inancıdır. Yakın sayılacak bir tarihe kadar eski Türk inancının samanlık olduğu kabul ediliyordu. Fakat son zamanlarda, Türklerden merhum İbrahim Kafesoğlu, yabancılardan M.Eliade başta olmak üzere, birçok tarihçi, eski Türk inancının samanlıkla ilgisi olmadığını ispat etmişlerdir.

Türkçede din adamına verilen "kam" ismi ile, Hint-iran kökenli bir kelime olan "şaman"ın aynı kökten sanılması, uzun süre samanlığın Türk inanç sistemi arasında sayılması gibi bir yanılgıya sebep olmuştur. Samanlığın etkisi altında kalan Türkler, meselâ Gök-Türkler, onu bir din olmaktan ziyade, bir sihir, bir büyü gibi kabul etmişlerdi

Eski Türkler nelere taparlardı

Peki, şaman olmayan, totemci olmayan eski Türklerin inancı ne idi?

Konu üzerinde derin araştırma yapan tarihçiler, Türk inanç sistemini üç noktada topluyorlar. Şimdi bunlar üzerinde kısaca duralım:


• Tabiat kuvvetlerine inanma
Eski Türkler bazı coğrafya engebelerinin, meselâ dağların, yüksek kayaların, su kaynaklarının, ırmakların, denizin, ormanın, demir kılıcın vb. gizli kuvvetleri olduğuna, ruh taşıdıklarına inanırlardı. Onlara göre, ay, güneş, gök gürlemesi ve şimşeğin de ruhları vardı. Bu ruhlar erkek ve kadın olabiliyordu. Erkek tanrıların yanındaki kadın tanrıya yani tanrıçaya "Umay" diyorlardı. Ruh taşıyan yer ve su kuvvetlerine genel olarak "Yer-Su"lar (Gök-Türkler 'Yer-Sub', Uygurlar 'Yer-Suv') diyor ve bunları kutlu sayıyorlardı. Bunlar yurt varlıkları oldukları için de kutsaldılar. Gök-Türk kitabelerinde adı geçen iduk yani kutsal yerler "İduk ötüken" ve "Tamıg İduk baş", yani Tamıg suyunun kutsal başı (kaynağı) sayılıyor.

"Yer-Su"lar inanılan kutlu varlıklar, ruhlar idi ama, maddî değil manevî güç idiler. Onun için bunların da heykelleri, putları, tapınakları yapılamazdı.


• Atalar kültü
Eski Türklerin ikinci inanç sistemi Atalar kültü idi. Türkler atalarına derin saygı gösterir, onlar için büyük mezarlar yapar, anıtlar, yazılı taşlar dikerlerdi, işte eski Türklerin bıraktıkları yapılar, anıtlar bu mezarlardır ve bunlar Orhun Âbideleri'nden ibaret değildir. Esik kurganındaki Altın Elbiseli Adamın mezarı gibi daha nicelerinin olduğu anlaşılmıştır ve kazılar devam etmektedir.

Fakat eski Türkler ölen büyüklerini bütün değerli eşyaları, altınları, mücevherleri, bindiği atların altın süslemeli koşumları ve hatta atları ile gömerler, bunları kutsal sayar, korurlardı. Mezarları açanın cezası ölümdü. Türk büyüklerinin mezarlarını soyan komşu devletlerle, meselâ Moğollar ve Çinlilerle savaşırlardı. Bizans'ın Margos piskoposu Hun hükümdar ailesinin mezarını soymuş ve bu yüzden Attila Bizans'a savaş ilân etmişti.

• Gök-Tanrı
Türklerin asıl dini, gerçekten taptıkları, "Gök-Tanrı" idi. Bütün eski Türklerin ana kültü bu idi. Eski Türkler için Güneş, Ay ve yıldızlar Tanrı değil, sadece birer aziz idiler. Tanrı ise bütün gökyüzü idi ve bu tanrı yere ve göklere hâkimdi. Yedinci yüzyılda yaşamış ve eser bırakmış Bizanslı tarihçi Simokattes, "Eski Türkler yalnız, evrenin yaratıcısı olarak bildikleri ve tek ulu kudret olarak kabul ettikleri Gök Tann'ya tapınışlardır" diyor.

Gök-Tanrı evrenseldir. Şafağı söktüren, bitkiye hayat veren, insanlara canlarını bağışlayan, dilediği zaman geri alan, cezalandıran, affeden odur. Yalvaranın ömrünü uzatır, atlarını çoğaltır, kuzunun yakarışını bile duyar. O her şeyi görür, bilir ve iradesine karşı gelinmez. Türk milletinin başına kağanı o tayin eder. Kağana güç veren de odur.

Gökyüzü bir bütün ve tam olduğu, tek ve mükemmel olduğu için, inandıkları Tanrı'ya da "Gök Tanrı" diyen eski Türkler, elbette onu belli boyutlar içinde tecessüm ettiremez, put gibi küçültemez, bütün gökyüzünü sığdıracakları tapınağı düşünemezlerdi. Onun içindir ki eski Türkler büyük tapınak yapmamış, günümüze böyle bir yapı bırakmamışlardır. Ve yine bütün bunlar içindir ki Türkler, İslâmiyetle karşılaşınca, onu kolayca ve coşku ile benimsemişler, bundan sonra en güzel ve muhteşem mâbedleri yapmışlardır.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !